Ana Sayfa / Yazılar / İNSAN HAKLARI EVRENSEL BİLDİRGESİ (İHEB): İNSAN HAKLARI: “DÜŞÜNCE” EVRENSEL, “UYGULAMA” YEREL

 

YAZIYI WORD OLARAK İNDİRMEK İÇİN LÜTFEN TIKLAYINIZ!

10 Aralık 2016

Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun 10/12/1948 tarihli ve 217 (111) sayılı karariyle kabul edilen ilişik “İnsan Hakları Evrensel Beyanname”sinin Resmi Gazete ile yayınlanması ve yayından sonra okullarda ve gazetelerde münasip neşriyatta bulunulması, Dışişleri Bakanlığının 28/3/1949 tarihli ve 36084/122 sayılı yazısı üzerine Bakanlar Kurulunun 6/4/1949 tarihli toplantısında kararlaştırılmıştır.” (Resmi Gazete: 27 Mayıs 1949-16199).

İNSAN HAKLARI EVRENSEL BİLDİRGESİ (İHEB)

İNSAN HAKLARI: “DÜŞÜNCE” EVRENSEL, “UYGULAMA” YEREL

İnsan hakları düşüncesi evrenseldir; fakat İnsan hakları, günlük yaşamda saygı görür veya ihlal edilir. Bu nedenle, konu evrensel ölçekte ele alınarak, “evrenselden yerel”e uzanan halkalar belirtilecek. Evrensel düşüncenin yerel eyleme yansıması ölçüsünde İnsan hakları saygı görür; ihlal durumunda ise, geri dönüş başlar. Şöyle: ihlal, mekânında giderilemez ise, ulusal ölçekte çözüm aranır; bu da yetersiz kalırsa, uluslararası başvuru yolları kullanılır. Bu işleyiş tarzı, İnsan hakları düzenleme ve güvence mekanizmalarında, önce, evrenselden yerele, sonra, yerelden evrensele olmak üzere, etkileşim ve dönüşüm sürecini oluşturur.

Bu ön saptamalar ışığında, konu şu başlıklar altında ele alınacak: Evrensel Bildirge’nin içeriği (I), “Evrensel” düzenlemeden “uluslararası” alana geçiş (II), “Bölgesel” ölçek ve “ulusal” alana geçiş (III), Yerel eylem : saygı ve/ya ihlal (IV), Bildirge’nin hukuki niteliği (V), kolektif sorumluluk (VI).

-I-

İçerik Olarak Evrensel Bildirge

10 Aralık 1948 günü BM Genel Kuruluna üye 58 devletin 48’inin evet oyu ile kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi (İHEB), Önsöz ve 30 maddeden oluşan bir metindir [1].

Birinci maddesine göre; “Özgürlük, eşitlik ve haysiyet“, akıl ve vicdan sahibi bütün insanların ortak değeri olarak kabul ediliyor.

Evrensel Bildirge, neleri içermektedir? Bildirgede yer alan haklar ve ilkeler aşağıdaki başlıklar altında gruplandırılabilir ve sıralanabilir:

1.- Bildirge’nin Önsözü ve ilk iki maddesi, ideolojik temeli ortaya koyar: “İnsanlık ailesinin bütün üyelerinde bulunan haysiyetin ve bunların eşit ve devir kabul etmez haklarının tanınması hususunun, hürriyetin, adaletin ve dünya barışının temeli olmasına,” şeklindeki paragrafla başlayan Önsöz, Birleşmiş Milletlerin ve Bildirge’nin amacını özetler. Bu arada, direnme hakkının hukuki temelini atar: “İnsanın istibdat ve baskıya karşı son çare olarak ayaklanmaya mecbur kalmaması için insan haklarının bir rejimi ile korunması esaslı bir zaruret olmasına” göre;

“Birleşmiş Milletler Genel Kurulu,

İnsanlık topluluğunun bütün fertleriyle uzuvlarının bu beyannameyi daima göz önünde tutarak öğretim ve eğitim yoluyla bu haklar ve hürriyetlere saygıyı geliştirmeye, gittikçe artan millî ve milletlerarası tedbirlerle gerek bizzat üye devletler ahalisi gerekse bu Devletlerin idaresi altındaki ülkeler ahalisi arasında bu hakların dünyaca fiilen tanınmasını ve tatbik edilmesini sağlamağa gayret etmeleri için işbu İnsan Hakları Evrensel Beyannamesini ilân eder” [2].

Birinci maddeye göre, “Bütün insanlar hür, haysiyet ve haklar bakımından eşit doğarlar.” Eşitlik ilkesi ile ayrımcılık yasağını düzenleyen ikinci madde ise, birinci maddenin uygulama alanını belirler: herkes, ilan edilen bütün hak ve özgürlüklerden, hiçbir ayrıma tabi tutulmaksızın yararlanabilir.

2.- Kişiye bağlı haklar (m.3-14): Yaşam hakkı, özgürlük ve güvenlik hakkı, hukuki kişilik hakkı, kölelik ve işkence yasağı, yasa önünde eşitlik, ( geçmişe yürümezlik ve suçsuzluk varsayımı gibi) ceza hukukunun temel ilkelerine saygı gösteren yargısal koruma, konut ve haberleşme dokounulmazlığı, seyahat özgürlüğü, vb.

3.- Özel statü, yani “kişi” ve “mallar”a ilişkin haklar (m.15 – 17): yurttaşlık hakkı, evlenme özgürlüğü, aile hakları, mülkiyet hakkı.

4.- Düşünsel ve toplu özgürlükler ile siyasal haklar (m.18-21): vicdan, kanaat, düşünceyi ifade özgürlüğü ve bilgilenme hakkı, toplanma ve dernek özgürlüğü, demokrasinin temel ilkelerine göre dürüst seçimler yoluyla yönetime katılma ve kamu görevlerine eşit giriş hakkı.

5.- İktisadi, sosyal ve kültürel haklar da, ayrıntılı denebilecek şekilde tanınıyor (m.22-27): sosyal güvenlik hakkı, çalışma ve adil ücret hakkı, sağlık ve yeterli bir yaşam düzeyine sahip olma hakkı, eğitim, öğrenim ve kültür hakkı.

6.- Sosyal ve uluslararası bir düzen (m.28-30): herkesin, Bildirge’de tanınan haklar bütününü kullanabilmesine elverişli sosyal ve uluslararası bir düzene sahip olma hakkı. Evrensel Bildirge, BM ikeleri ve bireyin topluluk karşısındaki ödevleri ile sona ermektedir.

– II –

“Evrensel” düzenlemeden “uluslararası” alana geçiş

İHEB, İnsan haklarının evrenselliğini sağlayabildi mi? Başka bir anlatımla, Evrensel Bildirge’nin 68. Yılında, İnsan hakları ne ölçüde evrensel? Daha doğrusu, evrensel mi? Şu açık: İnsan hakları, evrensel ölçekte saygı görmüyor; hatta, “evrensel saygı”dan çok “evrensel ihlal”, geçerli.

Fakat burada öncelikli sorun, insan hakları kavramının evrensel bir özellik taşıyıp taşımadığı.

Bu sorgulamanın yanıtı, sadece Evrensel Bildirge’nin incelenmesiyle değil, aynı zamanda bu belgenin etkileri ve sonraki gelişmeler ışığında ortaya koyulabilir. Çünkü, Bildirge temel alınarak sonraki yıllarda hazırlanan İnsan hakları belgeleri, artık “evrensel” değil, “uluslararası” adıyla nitelendi. Ad ve başlık farklılaşmaları da oldu: pakt, şart, protokol, anlaşma, antlaşma, sözleşme…

Bunlara değinmeden önce, Evrensel Bildirge’nin zayıf yönüne dikkat çekmekte yarar var: Geniş bir hak ve özgürlükler demetini kapsamına alan Bildirge, bir uzlaşma ve sentez metni olarak nitelense de, batılı felsefenin, doğal hukukun ve bireyci liberalizmin damgasını taşır.

Bununla birlikte, 16 Aralık 1966’da kabul edilen iki Uluslar arası Pakt (Sözleşme) ile, -Bildirge’de tanınan haklar iki parçaya ayrılmış olmakla birlikte-, halkların ve azınlıkların hakları, insanlığın kültürel mirası, ödev kavramı ve herkesin insan haklarından yararlanmasına olanak tanıyan koşullar kavramı kabul ediliyor. Böylece, Bildirge’nin evrenselliği ilk kez “Öteki”nin katkısıyla pekiştirilmiş ve zenginleştirilmiş oluyor.

Gerçekten, denetim mekanizmasından yoksun olan Evrensel Bildirge’ye hukuki uygulama gücü sağlamak amacıyla, 1966’ya kadar süren çalışmalar sonucu hazırlanan iki ayrı belge, yani “ikiz Paktlar” şunlar:

– Medeni ve Siyasal Haklar Uluslararası Paktı (Sözleşmesi), Evrensel Bildirge’nin 21 maddesini daha somut olarak düzenledi. “İnsan Hakları Komitesi” adında bir denetim mekanizması kuruldu.

– Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslar arası Paktı (Sözleşmesi) ise, Evrensel Bildirge’deki md. 22-27 arasında düzenlenen ilkeleri somutlaştırdı. Uygulamayı denetim amacıyla “Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Komitesi”ni kurdu [3].

Her iki İnsan hakları metni, bazı devletlerin ilkini, bazılarının ise ikincisini onaylaması sonucu, 1976’da yürürlüğe girdi.

Viyana Dünya Konferansı Bildirgesi ve Eylem Planı (Haziran 1993), Durban Bildirgesi (Eylül 2001), UNESCO ve Uluslar arası Çalışma Örgütü (ILO/UÇÖ) Bildirgeleri, Sözleşmeleri ve Tavsiye kararları kabul ediliyor. Değişik kıtalarda, Arap ve Müslüman dünyasında birçok ilke kabul ediliyor. 13 Eylül 2007’de otokton (yerli) halklar tanınıyor,

İşte, 1966’dan günümüze kadar geçen sürede hazırlanan ve Bildirge, Şart, Pakt, Antlaşma, Sözleşme adı verilen belgeler, 1948 İnsan Hakları Bildirgesi’ni yeniden yazdı ve tamamladı. Bu şekilde İnsan hakları hukuku, İnsanlığın ortak mirası olarak oluştu.

-III-

“Bölgesel” ölçek ve “ulusal” alana geçiş

İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi (İHAS) de, Evrensel Bildirge’yi, hem esin kaynağı hem de hareket zemini olarak aldı [4]. Böylece, 4 Kasım 1950 tarihli İHAS ile, Avrupa kıtasında, dünyanın en güçlü İnsan hakları koruma mekanizmasının temeli atılmış oldu. Buna karşılık, tanınan ve güvence altına alınan haklarda, İHEB’e göre, içerik daraltmasına gidildi [5].

Türkiye açısından; İHAS’ın onaylanmasını uygun bulan Kanun18 Mayıs 1954’te, yürürlüğe girdi. Türkiye, 1990’lı yılların başına kadar, aşamalı olarak sözleşme sistemi ile bütünleşti.

1966’da kabul edilen ve 1976’da yürürlüğe giren ikiz Paktlar, Türkiye tarafından, gecikme ile olsa da 2003’te uygun bulundu: Medeni ve Siyasal Haklara İlşkin Uluslarası Sözleşme (21 Temmuz) ve Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklara İlişkin Uluslar arası Sözleşme (11 Ağustos).

1982 Anayasasında yer alan; “İnsan haklarına saygılı Devlet”, “milletlerarası hukuktan doğan yükümlülükler”, “milletlerarası hukuka ugun olarak” vb. deyimler, değinilen İnsan hakları belgelerini ifade eder.

1982 Anayasası, 1987’den başlayarak insan hakları alanını iyileştirmek amacıyla aşamalı olarak sürekli gözden geçirildi.

Anayasa md. 90’a 2004’te eklenen cümle ise, yasa ile uluslararası bir belge arasında çatışma çıkması durumunda, “temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalar”ı, yasaların önüne geçirmiş bulunuyor.

Türkiye, sözkonusu düzenlemelerle “evrenselden yasala” uzanan İnsan hakları halkalarını önemli ölçüde pekiştirdi.

Karşılaştırmalı anayasa hukuku açısından konuya bakıldığında, İHEB’e doğrudan anayasada yer veren devlet sayısı giderek artmaktadır.

Fakat değinilen gelişmeler, ulusal / uluslar arası / evrensel ölçekte insan hakları ihlallerinin yaygınlığını ortadan kaldırabilmiş değil.

-IV-

Yerel eylem : saygı ve/ya ihlal (Türkiye’deki durum)

Evrenselden uluslararası düzleme, oradan bölgesel ölçeğe ve ulusal alana geçerek daha somut hale getirilen düzenlemeler, “yerel ve günlük yaşam”la test edilmeli. Çünkü, İnsan hakları, herkesin ve her topluluğun günlük yaşamını sürdürdüğü ortamda saygı görür veya ihlal edilir.

Eğer saygı duyulmaz ve ihlal edilirse, engelin ortadan kaldırılması, giderim ve yaptırım için, yerelde çözülemeyen sorun, bu kez tersine, önce ulusala, oradan bölgesel ve uluslar arası ölçeğe taşınır. Kuşkusuz, amaç saygıdır; farklı düzlemlerde oluşturulan koruma düzenekleri, yerelde saygı ereğini taşır. Aslında saygı, sadece hukuk ve yargı yoluyla sağlanamaz. Bu nedenle, hak ve özgürlüklere saygı için şu öncül ilkeler üzerine de dikkat çekme gereği vardır:

İhlâller, yapısal ve sisteme ilişkin nedenlerden veya mevzuattan ya da uygulama şeklinden kaynaklanabilir. Bu son noktada, “zihniyet / anlayış” belirleyici. Sadece, kamu görevlileri veya yasaları uygulama konumunda olan kişilerin değil, genel olarak toplum üyelerinin “insan hakları algısı” önemli. Çünkü, insan hakları sorunları veya ihlalleri “yurttaş-devlet” ilişkileri çerçevesinde ortaya çıksa da, günümüzde “bireylerarası / yatay” ilişkilerde de ortaya çıkan İnsan hakları ihlâllerini önleme ve giderme yükümlülüğü dahi devlete düşer.

Bu nedenle, İnsan haklarına saygılı devlet ve toplum inşasında kural koyma, kurumsal ve edim borcu yükleyen düzenlemeler yapma önem taşımaktadır. Ne var ki, bunlar yeterli olmaktan uzaktır. Bu çerçevede, sürekli sorgulanması gereken, iktidar olgusu, anlayışı ve dahası, varlık nedenidir.

Özgürlük-iktidar ikileminde, bütün sorun, iktidarı özgürlüğün hizmetine yönlendirici mekanizmaları güçlendirme noktasında düğümlenmektedir. Sosyal bir hukuk devleti, insan hakları karşısında şu üçlü yükümlülük altına girer: saygı göstermek, korumak ve ilerletmek.

Değinilen bu ilkeler ışığında, Türkiye’deki uygulamada şu gereklilikler öne çıkarılmalıdır:

– “3 D” açığını kapatmak: insan hakları sorunları üzerine “dikkat-dinleme ve duyarlılık”, hem bilgi hem de eylem için ilk üçlü. Toplumumuzda, “3 D eksiği”, İnsan haklarının ilerletilmesi önünde ciddi bir engel olarak görülmelidir. Bu nedenle, bu açığı kapatmak amacıyla sürekli bilgilenme, eğitim, eleştirel düşünce ve sorgulama kültürü geliştirilmeli [6].

– “Zihniyet dönüşümü için çaba göstermek: İnsan haklarına saygılı devlet ve toplum yaratmak amacıyla kural koymak, kurumsal ve edim borcu yükleyen düzenlemeler yapmak yetmez; zihniyet devrimi de gerekli. Örneğin hak ve özgürlüklere ilişkin anayasal güvence ölçütlerinin yasalara aktarılması bir yana, bunları yok sayan yasal düzenlemeler, istisna olmaktan uzak. Öte yandan, kurumsal düzenlemelerdeki çelişkiler ve insan hakları üzerine kafa karışıklığı arasındaki paralellik kaydedilmeli. Zihniyeti dönüştürmek için siyasal aktörlerin rolü belirleyici olmakla birlikte, insan hakları alanında çalışan sivil toplum örgütlerinin payı ve katkısı da gözardı edilmemelidir.

– İnsan hakları “düşmanları”na karşı sürekli mücadele: Şiddet, aşırı milliyetçilik ve ırkçılık, eşitsizlik ve yoksulluk, dinsel fanatizm, “düşmanlar hanesi” öğeleri. Bunların yaygınlığı ölçüsünde, “çoğulculuk, hoşgörü ve açıklık düşüncesi” gelişemez. Oysa, bu üç kavram, İHAM’a göre, “demokratik toplum”un kurucu öğelerini oluşturur. Bunlara, insan hakları değerlerine aykırı, özellikle şiddet çağrışımlı ve ayrımcı zihniyeti yansıtan (eti senin kemiği benim, kızını dövmeyen dizini döver vb) atasözleri de eklenmeli [7]. Bu çerçevede, örneğin, şiddet kullanımına, övgüsüne, özendirmeye karşı, özetle “şiddet dili”ni ortadan kaldırma yönünde genel bir tavır geliştirmek, insan hakları gereğidir. Bu yaklaşımın uzantısı olarak, ağır insan hakları ihlalleri karşısında kesin tavır konulmalı: kabullenmeme, kınama, lanetleme, dışlama, yaptırım uygulama… Yaptırım için, hukuki düzenlemeler önemli olmakla birlikte, eğer siyasal irade ve toplumsal tepkiler eksik kalırsa, insan hakları ihlallerinde cezasızlık genelleşir; tıpkı 2016 Türkiyesinde olduğu gibi.

– İnsan hakları mağdurlarını korumak: Engelliler, işsizler, çocuklar, azınlıklar gibi, güçlük içerisinde olanlar, bir bakıma “en alttakiler” olduğuna göre, biraz önce değinilen olumsuz etkenlere karşı korumada onlara öncelik verilmelidir. Hepsiyle birlikte yaşam algısı geliştirilmeli. Bu bakımdan, insan haysiyetine uygun asgari yaşam standardı için sosyal hakların yargısallaştırılması gereğini vurgulamakta yarar var.

– İnsan haklarını bir bütün olarak kavramak: “Bölünmezlik” ilkesi gereğince İnsan hakları, yaşam hakkından çevre hakkına kadar “bir ve bütün” olarak algılanmalı. Bu ilke, Viyana Bildirgesi ile 1993’te Dünya ölçeğinde kabul edildi. Bu bakış açısıyla İH’nın savunulması ve ilerletilmesi, “yan tutmayan” bir yaklaşımla sürekli test edilmeli. Çünkü, insan hakları savunuculuğu, tarafsızlık ve saydamlık ilkelerine dayanır.

İnsan haklarını bir bütün olarak kavramak, seçmen ve seçilenlerin hukukça eşit olarak yönetildiği bir hukuk devletinde mümkün: yurttaş mekânında “özgürlük+eşitlik ve hak” üçlüsü, iktidar düzleminde ise, “görev+yetki+sorumluluk” üçlüsü geçerli. Ne var ki, pozitif hukukumuz düzenleme ve uygulamalar, tersi yönde bir tür asimetrik ilişki veya durumu yansıtıyor [8]. Bu durum, insan hakları Avrupa hukuku ile ulusal hukuk düzeni arasındaki ayrışmanın kaynağı olarak da görülebilir. Şöyle ki; İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi kararlarına göre, düşünceyi ifade özgürlüğü, ülke sorunlarıyla ilgili konularda, politikacılara karşı kullanıldığı zaman geniş olduğu halde, hak özneleri gazeteciler olduğu zaman daha da genişlediği halde, Türkiye’de tersine, ifade özgürlüğü bu üçlü çerçevede kullanıldığı zaman daraldığı gibi çoğu zaman yaptırım konusu olabilmektedir [9]. Değinilen bu olumsuzluklar, Türkiye’de hakların etkililiği ilkesini zedelemekte, çoğu zaman da yok etmektedir.

.İnsan hakları savunuculuğunda hukukçulara özgül bir görev düşmektedir. Basına ise, “insan hakları dili” üzerine duyarlılık konusunda görev ve sorumluluk düşmektedir.

– İnsan hakları değerlerini ilerletmek: olumsuzlukların aşılmasında, Türkiye için bir tür “çapraz baskı” yaratan etkenleri tersine çevirme iradesi, kolaylaştırıcı bir işlev görebilir. Nasıl? Yukarıda değinilen “insan hakları düşmanları”nın en aza indirilmesinde, birleştirici, kucaklayıcı ve eşitleyici anlamda İnsan hakları değerlerini yaygınlaştırmak gerekir: “özgürlük-eşitlik-haysiyet” denklemini gerçekleştirmeye elverişli evrensel değerlerdir bunlar: yurttaşlık, laiklik, demokrasi ve hukukun üstünlüğü gibi…

Bunları uygulamaya geçirilebilmek için, bir yandan, İHEB’in hukuki değerini gözardı etmeme, öte yandan, kolektif (toplu) sorumluluğu vurgulama gereği vardır.

-V-

İnsan Hakları Dünya Anayasası olarak İHEB

İHEB, “hukuk (kuralı) olarak kabul edilen genel bir uygulama” ile (Uluslararası Adalet Divanı Statüsü, md.38/1.b) teamül (yapılageliş) gücü kazanmış ve uygar uluslarca tanınmış hukukun genel ilkeleri“nden (md.38/1,c) biridir.

Uluslararası ve bölgesel ölçekte hazırlanan insan hakları belgelerinin esin kaynağı olmasının ötesinde, maddeleri söz konusu belgelerle yeniden yazılmış ve zenginleştirilmiş olan İHEB, anayasaların birincil referans kaynağı haline gelmiş bulunuyor. Bu özellikleriyle, İHEB ilkeleri, jus cogens (uluslararası hukukta emredici normlar) oluşturur[10].

İHEB, devletler ve insan haklarını korumakla görevli uluslararası organlar yönünden, giderek bağlayıcı bir güç kazanan referans norm özelliğine kavuşmuş bulunuyor. Uyuşmazlıklara uygulanan hukuk kuralları bakımından, insan hakları uluslararası hukukunun temel metinleri arasında yer almış bulunuyor.

Bildirge, insan haklarının kalkış eşiği ve asgari standardı olup, devletler için bağlayıcı bir uluslararası gelenek yasası haline gelmiş bulunuyor.

İnsan Hakları Dünya Mahkemesi (İHDM) kuruluş çalışmaları da, İHEB’in bağlayıcı özelliğini pekiştirici bir süreç olarak görülebilir. BM ölçeğinde, insan haklarının komite yoluyla korunmasının ötesinde somut adımlar, İnsan Hakları Yüksek Komiserliği (1993) ve Uluslararası Ceza Mahkemesi (2002) kurulmasıyla atıldı. BM İnsan Hakları Sözleşme ve Protokollerini ihlal eden taraf devletler üzerimde yargı denetimi yapan bir mahkemenin kurulması yönünde somut adım, İHEB’in 60. Yılında atıldı; İnsan Hakları Dünya Mahkemesi (İHDM)[11].

Sonuç olarak, İHEB’in, insan hakları dünya anayasası olma özelliği de giderek somutlaşmaktadır.

– VI-

Kolektif sorumluluk

İnsan hakları hukuk devletinde saygı görür ancak; ama, haklar toplumunun yaratılması, İnsan hakları öznelerinin tek başına ve birlikte, bilinçli ve sürekli bir mücadelesini gerekli kılar. Bu şekilde ancak, insanların kendilerini hukuk toplumunun bilinçli üyesi olma yönünde, siyasal örgütlenmeyi de, hukuk devleti ereğinde dönştürmesi mümkün olabilir

Bu süreçte, İnsan haklarının evrensel değerleri yansıttığını hiç unutmamak gerekir. İşte bu anlayışı destekleyen birkaç söz:

Montesquieu, şunu der: “kendim için yararlı olduğunu düşündüğüm, ama ailem için zararlı olacağını öğrendiğim bir davranışa yönelmem; ailem için yararlı ama ülkem için zararlı olacağını öğrendiğim bir davranışta bulunmam; buna karşılık, ülkem için yararlı, ama eğer insanlık için zararlı ise, böyle bir davranışta bulunmaktan kaçınırım..”

Dostoyevski ise, “Biz hepimiz, herşeyden, herkese karşı sorumluyuz; ben ise, diğerlerinden çok”, der.

İşte, bu “evrensel” düşünceyi yerel eyleme yansıtabilme ölçüsünde, geri dönüşüm sürecinde başvuru yollarını “evrensele doğru” işletme gereği kalmaz; çünkü, evrensel düşünce ve yerel eylem, “haklar toplumu”nda buluşmuş demektir.

Bütüncü yaklaşım, insan haklarının bölünmezliği için olduğu kadar, evrenselliğini kavramak için de gereklidir.

Prof. Dr. İbrahim Ö. Kaboğlu


DİPNOTLAR

[1] 26 Haziran 1945’te kabul edilen BM Şartı’ndan sonra, Şubat 1946’da bir uluslararası sözleşme hazırlama görevi, 18 üyeli İnsan Hakları Komisyonu’na verildi. Ekonomik ve Sosyal Konsey, Komisyon içinden 8 üyeli bir Yazım Komitesi oluşturdu. Üyeler, ABD, Şili, Birleşik Krallık, Fransa, SSCB (Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği), Lübnan, Çin Halk Cumhuriyeti ve Avusturalya temsilcilerinden oluşmakta idi.

[2] Türkiye, İHEB’in amacı doğrultusunda Bakanlar Kurulu Kararı yoluyla gereğini gecikmeden yerine getirmiş bulunuyor: ” (Resmi Gazete: 27 Mayıs 1949-16199).

[3] İkiz sözleşmeler, “halkların kendini belirleme hakkı”nı tanımak suretiyle İHEB’de yer almayan kolektif hak kategorisini tanımış oluyorlar.

[4] “Avrupa Konseyi Üyesi olan Akıd Hükümetler, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 10 Aralık 1948’de ilan edilen İnsan Hakları Evrensel Beyannamesini; (…) Evrensel Beyannamede yazılı bazı hakların müştereken sağlanmasını temine yarayacak ilk tedbirleri almayı kararlaştırarak; Aşağıdaki hususlarda anlaşmışlardır:” (İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya dair Sözleşme,- Önsöz-, R.G.: 19 Mart 1954-8690).

[5] İHAS’ın, ilke olarak kişi hak ve özgürlüklerini düzenlemekle sınırlı kalması nedeniyle, Avrupa Konseyi’ne üye devletler, Avrupa Sosyal Şartı hazırladı (18 Ekim 1961, Torino). Sosyal Şart, 3 mayıs 1996’da genişletilmiş (Charte sociale européenne révisée/ Gözden Geçirilmiş Avrupa Sosyal Şartı) ise de, koruma düzeneği, Avrupa Sosyal Komitesi ile sınırlı kalmış bulunuyor.

[6] Bu konu üzerine bkz. İbrahim Ö. Kaboğlu, “İnsan Haklarına Yönelik Örtülü Bir Tehdit: 3 D Eksiği“, (Yirbirinci Yüzyılın Başında) İnsan Haklarına Yönelik Tehditler, Yay. Haz.: İoanna Kuçuradi, Hacettepe Üniversity/UNESCO, Ank.2004, s.153 vd.

[7] Sözkonusu atasözlerinin geniş bir listesi için Kaboğlu, “İnsan Hakları Üzerine Örtülü Tehdit…”, s.153-154.

[8] Bunu ortadan kaldırmak için, seçmen / seçilenler, kamu görevlileri/yurttaşlar, suçlar/ kovuşturulması, Adalet Bakanı iznine bağlı suçlar için iki ayrı hukuk düzeni yaratan anayasal ve yasal kuralları ayıklama gereği vardır. Bunlara, üç ayrı düzlemde işaret edilebilir:

(a) Anayasa md.19 (kişi özgürlüğü ve güvenliği), md.26 (düşünceyi ifade özgürlüğü), md.60 (sosyal güvenlik hakkı) , seçmen-seçilen dahil bütün yurttaşlar için geçerli olduğu halde, aynı konularda vekiller için ayrı düzenlemeler yapılmış bulunuyor: yasama dokunulmazlığı (md.83), yasama sorumsuzluğu (md.83) , ödenek ve yolluklar (md.80).

(b) Soruşturma izni: Hak ihlallerinde bulunan kamu görevlilerini soruşturmak için amirlerinden izin alma gereği, cezasızlık nedeni olduğu gibi hak ihlallerini yaygınlaştırmanın kaynağıdır.

(c) Adalet Bakanı izni: Kovuşturulması Adalet bakanının iznine bağlanan suçlar ve diğerleri ayrımı da, suç ve cezaların kanuniliği ilkesini, adil yargılanma hakkını ve suçsuzluk karinesi ilkesini zedelemektedir.

[9] Cumhurbaşkanına hakaret suçu (TCK, md.299) vb. düzenlemeler, “düşünce suçu” yaratmak için elverişli bir zemin oluşturmaktadır.

[10] İbrahim Ö. Kaboğlu, Özgürlükler Hukuku,-1, 7. Bası, İmge, 2013, s.173-174. Bkz. ve krş. M. Zotiades, “Jus cogens international: contribution à l’étude de la nature des normes du droit international”, Annuaire fr.dr.int., 1970, s.1047.

[11] İHEB’in yazımı sırasında Avusturalyalı temsilci, İnsan Hakları Dünya Mahkemesi kurulması için hayli ısrarcı davranmış olmakla birlikte, görüşleri kabul görmemişti. İHDM konusunda bkz. İbrahim Ö. Kaboğlu, “İnsan Hakları Dünya Mahkemesi ve Türkiye”, 12.12.2013, BirGün).